Senya.blogcu.com - Sohbet Muhabbet Chat


KATEGORİLER


SON YAZILAR

yusuf yusuf msn şakası


Espirili Msn Yazıları
Dilber Hala Sözleri
Türkçe Windows Live Messenger 9 RC3 build 1202
Dilber Hala Sözleri

SON YORUMLAR
rer
slm
okuyun be
şifrem yok
?
slm
msn
:(
nasıl
bulamadım

| Ana Sayfa | Arsiv | Profilim | Arsiv | Sohbet |

Bir Öyküm

Kategori: oyku

yine sabah erkenden kalktım teknemin ipini çözdüm denizin ve rüzgarın birlikte sölediği şarkıları dinleip yola koyuldum baya gittikten sonra küçük taş ve ağaçlan kaplı bi ada durdum gemimi bağlayıp

adayı gezmeye başladım ada denizden rüzgardan dahada sevdiğim birşey buldum Huzur ve sevgiyi

Belki kim bilir çokkkkkkk uzun yıllak önce bu adaya bi korsan gömmüştü bu huzuru ve sevgiyi sandığın anahtarıda elimdeydi


raslantı işte

anahtarı neydi biliyomusunuz

sadece çevrene sende olan gözlerle deil içindeki gözlerinle bakmandı

Çevrene somut değil azda soyut bakmasını öğrenin


eeeeee kaptanın günlüğü bitti

Güzel salladım ama haaaaaa işallah beğenirsiniz

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı Arkadaşına tavsiye et>

Saçları Olmayan Peri

Kategori: oyku

Saçları Olmayan Peri

Ayşenur Bulut

"Tamam" dedi kız, kara çocuğun aynadaki gözlerine bakarak. Sonra usulca arkasına döndü. Gözlerinde anadan doğma taşıdı hüzünle, Ceviz ağacından yapılı işlemeli sandığa yöneldi. Daha çok gençti; elleri nasır bağlamamıştı. İncitmeden dokundu yıllardır genç kızların mahremiyetini koruyan, emektar ahşap abideye. "Bismillah" dedi ve çevirdi sandığın kilidini.

Sandık, bu mukaddes dokunuşa gıcırdayan seslerle mukabelede bulundu. Yılların emeği, nice teyzelerin ve genç kızların akıttığı onca göz nuruna acıyarak baktı. Gözleri, aradığı şeyi bulduğunun sinyalini verircesine açıldı. Şimdi eli daha da titrek, lale işlemeli örtüye uzandı. Eline alıp laleleri incelemeye başladığında, alev rengi bu çiçeklerin neden boynunun eğri olduğuna takıldı birden! "Örtünün içinde ne var acaba " diye düşündü karaçocuk.

Kız, onun bu sessiz cümlesini duydu ve acelece örtüyü açtı. Kendisine verilen emaneti koruyan her "mukaddes" örtü gibi, lale işlemeli bu beyaz örtü de dört köşeden sarılmıştı. Gözler merakını giderebildi sonunda; örtüden gümüş renkli, bir dişi kırılmış, güzel desenli bir tarak çıkıverdi. Kız, örtüdeki lale işlemelerinin tarakta da olduğunu görünce, eşyadaki "vefa"yı gösterdiği için adeta şükredercesine tarağı bağrına bastı. Bir Temmuz sıcağı annesinin ölüm haberini duyunca oyunu yarım kalan küçük kız büyümüştü. Gözlerinden boşalan su damlacıkları birer fatiha gönderdi annesine.

Genç kız oturmasını söyledi karaçocuğa. Seninle küçük bir oyun oynayacağız. Önce ben sonra da sen birbirimizin saçlarını tarayacağız. Kimin saçları tarakta en çok kalırsa o bu oyunun muzafferi olacak! Gen kız sözlerini bitirdiğinde elindeki tarağı okşuyordu hala. Gençadam bu oyunun hikmetini anlamadı; sual etmeden kabul etti. Kim bilir belki de saçlarının güzelliğine ve kuvvetli oluşuna güveniyordu. Geceydi karaçocuğun saçlarının kökü. Gece gibi uzundu, parıl parıl parlayan her bir teline yıldız misali nazar edilirdi!

Beyazlara bürünmüş ve nerden geldiği meçhul olan bu garip kız teklifinin kabul edilişine gülümsedi. Az önce gözlerini aynada izlerken onların bu kadar mana dolu olduğunu görmemişti. Mahçup bir edayla sırtını dönmesini istedi."Peki deyiverdi karaçocuk itiraz etme gücünü bulamıyordu kendinde.

Ayyüzlü'nün ince uzun parmakları titriyordu. Heyecan parmak uçlarında oynaşan zerreciklerdi; kız bunu hissedince tarağı sıkı sıkı kavradı ve başladı genç adamın saçlarına dokunmaya.

Genç kız, her tarak darbesinde canını acıtma korkusu taşıyor; bu ürperti kalp atışlarından duyuluyordu. Gözlerinde koca bir dünya taşıyan adam bu küçük oyunun sırrından mahrum, kalbinin heyecanını durdurmak istercesine elini kalbinin üzerine koydu. İkisini de bu heyecan dolu ritmlerine, gecenin davetsiz misafiri "rüzgâr" fısıltılar gönderiyordu. Duyabilene ne anlamlı bir orkestra.

Ne de kolay taranıyordu kara çocuğun simsiyah saçları. Parlayan saçları tarak dişleriyle çok şeritli yollara benzerken kalbi tek şeritli çıkmaz bir
sokaktı… Ayyüzlü kız bu güzel orkestra bozulmadan bir türkü tutturdu..

Bülbülüm altın kafeste
Ötme bülbül yarim hasta
Ben feleğe ne etmişim
Beni her bahar ağlatır
Ben sana aldanamam yarim
Ben sana dayanamam
.......

Kızın nefesi birden kesildi; yutkunuverdi. Gençadam ne olduğunu anlamak için döndüğünde genç kızın parlak çehresinde zoraki bir gülümseme gördü. Gözlerine baktı kızın ve neden bu solgun yüz dedi. Kız susuyordu.elindeki tarağı işaret etti.. Çocuk tarağa bakar bakmaz yüzünde gülücükler peyda oldu çünkü tarakta sadece bir adet saç teli vardı. Çocuk usulca tarağı aldı "sıra bende " dedi.

Hiç itiraz edebilir mi genç kız, hafifçe eğdi boynunu, hükmüne ram oldu. Kızın başındaki yazmayı çözmek için ellerini uzattığında birden bire yazmanın çözüldü. Öyle temizdi ki kız Allah onu mahrem ellerden böyle koruyordu işte. Dünya değil kainat yıkılmıştı genç adamın üzerine. Gördükleri gerçek miydi? Hangisi hakikatti aynada gördüğü hayal mi karşısında duran gerçek mi? Eliden düşüverdi tarak, bütün kemikleri işe yaramaz olmuştu sanki. Genç adamın Gözyaşları, içinde koca bir dünya taşıdığı gözlerine hücum etti. Avuçlarına boşalan gözyaşlarına rağmen inanamıyordu gözlerine ! Bir feryad bile koparamamıştı;kilitlendi adeta.

Genç kız çocuğun aksine hiç ağlamadı. Öylece baktı ..Kendinde konuşacak gücü bulduğuna inandığında BEN SENİ SAÇLARIN OLMASA DA ÇOK SEVİYORUM dedi. Kız gayr-i ihtiyari gülümsedi; gülümsemesinde şefkat vardı. Ellerini yüzüne kapamış ağlayan çocuğun saçlarını öptü, üzülme dedi. "ben, ben..." diyebildi sadece genç adam öyle bedbaht olmuştu ki konuşamıyordu. Ellerinin yüzünden çektiğinde yanında odada kimsecikler yoktu. Fırtınanın sesi yükselmiş pencere sonuna kadar açılmıştı. "Ansızın gelip hayatımın tam ortasına bağdaş kurdun ve şimdi de aynı hızla bana hiç sormadan şu pencereden çıkıp gittin öyle mi ? Genç adamın bu feryadını kim duyardı aynada gözlerinin izi kalmış periden başka..

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı Arkadaşına tavsiye et>

Kırk yıllık kanatlarımı kırıyorum

Kategori: oyku
Kırk yıllık kanatlarımı kırıyorum

Turgay Delibalta

Yalnızlığımı kitaplarda gezindiğim çıkmaz sokaklarda gideriyorum Uzun yıllardır içimde ne niçin, nasıl, niye, nerede sorularının yanıtları içimde birikmiş.
Şimdi onlarla hesaplaşma zamanının geldiğine inanıyorum. Kendime kalacağım burada. Günlük sıkıntılara dönüşüyor, giderek sıkıntılarım. Çok sığ bir yerdeyim. Her yanım çırıl çıplak yalın, karlı kış aylarında gibiyim. Aymazlarım ayıyor bu soğuk aylarda.
Ne yana baksam, bir başka yere gidiyorum.
İçimdekiler, içime sığmıyor. Ben de bu yere sığamıyorum.
Büyüttüklerim, korkularım beni yalınlaştırıp giyindiklerimden soyunduruyor.
Kendimle yenişemiyorum içimde ki ben ile ben arasında bir savaş açmak istiyorum. Bu savası ancak böyle soyunarak kazanabileceğine inanıyorum.
Bir yaprak gibi boşluğa düşüyorum. Hem boşluğa düşüp hem de aşağıda ayaklarım yere basmış kendi (iz) düşüşü(mü) izliyorum...
Uzun süre boşluğa düşmek ya da düşmeyi düşünmek bile zor geliyordu. Ama insan bir yerinden çatlıyor işte.
Bedenim son demlerini yaşıyor. Onu çok zorladığımı biliyorum. Beni biraz daha böyle taşımasını istiyorum. "Onu daha iyi kullanacağım."
Soylu aileden gelmiyorum. Dedem; "Tiflis'te tutsak olduğu sırada ceza evi yıkılmış ve orada ölmüş." Paşa çocuğu değilim. Özel ders almadım, ülkenin en iyi okullarından birini bitiremedim. Boş zamanlarımda Beyoğlu'nda Sarıyer de aylak aylak dolanıp vitrinleri gezemedim. Parayı ancak babama, tekelin ürettiği tütün paketlerini satın alırken gördüm. Sarayburnu sefalarım olmadı . Özel ders alamadım paşababam ve onun çevresinden ötürü insan kümeleri arasındaki erk olan birileri ile tanışma olanağım olamadı. Benim için özel oda düzenlenmedi, hizmetçilerim olmadı.
Düzenli olarak sağlık kontrolüne, özel Psikiyatrlara gidemedim. Kendi 'tin'imi kendim terbiye etmeye çalıştım. . Terbiyesizliklerimi kendi savaşımla çözümlediğimi düşündüm. Başka ırk, dil, dinden insanlarla tanışma olanağım olmadı. On yedi yaşımda ilk turisti gördüm. Onların duygularını ve nasıl yaşadıklarını okumamın dışında başka yerlerden, dostluk ve düşmanlıklardan öğrenemedim. Boş zamanım olamadı. Olduğunda da kitap okuyamadım. Kelli, felli, etkili, yetkili dostlar edinemedim. Ortak dille konuştuğum insanlar benim gibi, benim sınıfımdan.
Gezilerimi, seyirlerimi Ardahan'ın dağlarında koyun, kuzu güderken yaptım. Gençliğim ülkem askeri cuntaların elinde iken geçti. Kavgadan anladığım hep "ekmek kavgası" oldu.
Özgürlük kavramını çocukluğumda kırlarda at koştururken duyumsamıştım, başkaca da bilmem tadı nasıldır.
Kendimi dingin saydığım anlar karnımın yeterince doyduğu, gazete okumadığım televizyon izlemediğim zamanlardır.
At koşturmak istediğim alan da bu olamadıklarımın arenası. Şimdi bu 'Bağ'a yeni geldim diyorum. Amacım kovmak değil.
Bütün bu yoklukları iyi bir seçkiyle yaşamımın varsıl haline dönüştürmeyi düşünüyorum
Size anlatacaklarım sizin yaşadıklarınızın bir başka dille anlatımıdır. Saraylardan, Paris' ten Viyana'daki yazın dünyasından veya oralarda yaşadıklarımdan değil.
Oraları o dünyayı bilmeyi çok isterdim. Onlarında olacağını umuyorum. Yoklarımın bir gün varlıklarım haline geleceğini umuyorum.
Her mevsim ürün için çabalayan yorgun, güneş fukarası kırlar gibiyim.( Her mevsim?)
Sakat bir çocuk gibi hiç büyümüyor içim.
Her yanım boş.Bu boşluk her gün biraz daha korkusunu artırıyor içimde İçimde demişken bu güne değin içimde büyüyenlerin sayısız olduğu kanısındayım.
Bunların içinde biri var ki, çocukluğumun geçtiği yerlerde, çocuk olmadan yaşamak.
Yasamak neresinden ne kadar yakalayabildiysek, o kadar işte. Rüzgarla birlikte dipten dibe savrulup gidiyorum. Bir yerde kök salmak istiyorum. Her kök salacağımı düşündüğüm yer öleceğim yer olacağı oturuyor içime. Bu yüzden kalıcı mülk edinmek içime sığmıyor.
Açılan yaraların kapandığını sanıyorum. Her yara gördüğümde yeniden acıdıklarını duyumsuyorum.
İlkokuldan başlayarak kırk üç yaşıma kadar beslemiştim onları. Kendi ellerimle boğdum düşlerimi. Artık kimseye diyecek bir şey kalmadı. Bu ülkede doğmamalıymış ya da bu kadar içten ve duygusal olmamalıymışım. İnsanları seviyorum onlara güvenmekten başka bir şey düşünemiyorum. Tabi bu da beni sayısız yengilere uğrattı
Bunca üç kağıtçı, dolandırıcı, fırsatçı, iki yüzlü ,batakçı, aldatıcı, kovcu, karacı gibilerinin yaşamayı becermesi içimi kavuruyor.
Bütün bu becerisizlikleri görüp gözlerimi kapatmak yakıyor içimi. Bir yandan da bozulmamış oksijen dökülüyor üzerime Divlit Dağı'ndan. Bir zamanlar ateş püskürtmüş insanlara bu dağ. Şimdi bu alışık olmadığım temiz hava sık sık yağan yağmurlarla içime dolup dolup boşalıyor . Boğduklarımı yeniden et kemiğe büründürmeyi düşünüyorum. Et kemik evet yaşamın tamda bittiği yerde yeniden ete kemiğe büründürmek geliyor, oturuyor içime.
Bir yanım Gaziantep'te kaldı bir yanım Ş.Koçhisar'da. Bir yanım Torosların soğuk pınarlarının kaynadığı tepelerinde ateşlenip kül oldu. Bir yanım Kahramanmaraş'ta, Bir yanım Ardahan ovasında hala yanıp durur.
Bir yanım Ankara'nın kaldırımlarında elimden sökülüp alındı. Şimdi bu parçaların başına oturmuş kaldığım yerlerden toplamaya çalışıyorum. Onları istiyorum. Yeniden bezeyeceğim alındığı yerlerine koyacağım. Mektuplar yazıp dostlarıma buralarda kardelenlerin açtığını bensiz boyun büktüklerini görüyorum diyeceğim. Yakında iğde ağaçlarının ilk yazın kokularının yatak odama gelişlerini şimdiden duyumsuyorum diyeceğim. O binlerce doğadan gelen kokulardan duygularımın da değiştiğini anlatacağım .
Gözlerimi bağlayıp atsalar Gaziantep'in içine, on beş yıl oldu geleli oralardan. gene bilirim Düllük Baba'dan gelen kebap kokularının başında yapılan dostların söyleşmelerini. Son yaz da bağlasalar gözümü bıraksalar bağ bozumunda Ş Koçhisar'a gurbetçilerin içindeki çığlıklardan, pazar yerlerinde pazarlık bozdururken, biçer döverlerin tarlada kaldırdığı toz duman arasında, Avrupa'dan izine gelmiş gurbetçilerin çığlıkları yirmi yıldır içime aslılı durur. Torosların tepelerinden Çukurova'da çeltik, pamuk toplayan işçilerin Çukurova'nın geceleri sıcağından bunalıp çıkardıkları ses hala kulaklarımda durur.
Son yaz da elleri çeltik, pamuk kınası. Çocukların gözlerinde harman sonu ışık hala gözlerimin ferinde saklılar.
Ankara! Ah Ankara bulvarları, ve geride, gerilerde bıraktığım İstanbul gecekondularına harç koyup gençlik terlerimle suladığım kent sokakları. Silahtarağa, Alibeyköy, Eyüp ve Berec orada kaldı umutlarım. Gecekondular yıkılırken yetmişli yıllarda oralarda kaldı
Şimdi gençliğimin geride kaldığı uzun seneleri mahpuslukları geri topluyorum Divlit Dağı'nın üflediği oksijenle birlikte.
Hala inatla…
Buralarda hiç mevsim değişmiyor. Hep üşüyorum yaz son yaz yok. Kar yağdı, toprak ilk yaza binlerce canla geldi gitti beni görmeden.
Divlit: Manisa da sönmüş bir yanardağın adı.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı Arkadaşına tavsiye et>

<- :: Sonraki Sayfa ->


WabbitWorks
Nakliyat Okey betsson Sesli Chat dizi izle lazer epilasyon Aşk ve Sevgi evden eve nakliyat Sohbet Chat Sohbet